Imitrex

Diyet Ve Kadın

Sağlık Kütüphanesi

Meme Başı Akıntıları

Meme başı akıntısı , memede kitle ve ağrı şikayetinden sonra karşımıza çıkan bir sorundur.

Meme ile ilgili nedenlerle polikliniğe başvuran hastalarda bu oran %3-5 olup, bu sebeple meme ameliyatı geçirenlerin oranı ise %7-8’i oluşturmaktadır.Yaş olarak da en sık 25-45 yaşları arasında görülür. Meme başı akıntısı daha çok iyi huylu hastalıklarla birlikte olmasına karşın akıntının bir memeden ya da her iki memeden olması, kendiliğinden veya uyarımla olması, sürekli ya da aralıklı olması, tek bir kanaldan ya da birçok kanaldan akıntının gelmesi, akıntının kanlı veya kansız olması altta yatan olası kötü hastalığı ortaya çıkarmak açısından önemli noktalardır.

Adet döneminin başlamasından itibaren gebelikte,laktasyonda(süt verme dönemi) ve menapoz sonrası dönemde memelerde fonksiyonel(beklenen) ve patolojik(normalin dışında) değişiklikler olur. Bu patolojik değişikliklerden birisi de meme başı akıntısıdır, gebelik ve laktasyon dışında ortaya çıktığında patolojik olarak kabul edilir. Meme başı akıntıları genel olarak üç grup altında incelenebilir; Galaktore Kansız akıntı Kanlı akıntı

GALAKTORE:
Her iki memeden, spontan(kendiliğinden) olarak, tüm kanallardan sütlü akıntı gelmesi galaktore olarak adlandırılır.Memelerden sütlü akıntı gelmesi gebelik sırasında veya gebelik bittiğinde görülebilir.Bu yaklaşık iki yıl kadar sürebilir ve emzirme bittiğinde kesilir. Gebelik veya emzirme olmaksızın memelerden sütlü akıntı gelmesi fizyolojik , farmakolojik(ilaçlara bağlı) veya endokrinolojik(hormonal) nedenlere bağlı olabilir.

Fizyolojik olarak;aşırı meme manüplasyonu(elle uyarılması), meme başlarının emilme şeklinde uyarılması buna yol açabilir.Tanı ve tedavi için uyarı kesilerek akıntının devam edip etmediğine bakılır.

Farmakolojik nedenler ise başka problemler nedeniyle kullanılan ilaçların galaktoreye sebep olmasıdır. Bu ilaçlar arasında en sık ülser ilaçları, doğum kontrol ilaçları, antiemetikler(bulantı giderici ilaçların bir kısmı) ve antidepresanlar saayılabilir. Ayrıca kronik morfin kullananlarda da görülebilir.

Endokrinolojik sebeplere gelince bir grup kadında galaktorenin sebebi kolayca açıklanamaz.Böyle durumlarda serum prolaktin seviyesi oldukça yardımcıdır. Prolaktin, hipofiz ön lobundan salgılanan bir hormondur. Görevi memeden süt salınımını sağlamak, diğer hormonlarla birlikte memenin gelişimine katkıda bulunmaktır. Gebelik sırasında prolaktin seviyesi yükselerek doğumdan hemen sonra 200 ng/ml ye ulaşır. Gebelik ve doğum olmaksızın prolaktin seviyesindeki artış hipofize ait tümoral bir kitleyi düşündürmelidir. Hastalarda kitleye bağlı baş ağrısı ve görme bozukluğu vardır. Tanı için görme alanı muayenesi yapılır.Kafa grafisi ile büyük bir hipofizer kitle ortaya çıkarılabilir. Daha küçük kitleler için bilgisayarlı tomografi ya da magnetik rezonans çekilebilir.

Kitlenin boyutuna ve medikal(ilaç) tedavisinin sonucuna göre cerrahi eksizyon ve radyoterapi(ışın tedavisi) planlanabilir. Bunların dışında hipotalamik kitleler, enfeksiyonlar, vasküler(damarsal) ya da dejeneratif hasarlar, ektopik(normal yeri dışında) prolaktin salgılayan bronkojenik karsinoma, göğüs duvarına ait lezyonlar; herpes zoster, cerrahi skarlar da galaktoreye sebep olabilir. Eğer galaktore kontrol altına alınamıyor , hastanın sosyal ve seksüel yaşamını etkiliyorsa ayrıca gelecekte gebelik planı yoksa cerrahi ile tüm kanallar çıkarılabilir.

KANSIZ AKINTILAR:
Pürülan Akıntılar:
Sıklıkla çocuk emzirme döneminde görülmekle beraber postmenapozal kadınlarda da görülebilir. Memede ağrı, huzursuzluk ve bir çok kanaldan kaynaklanan, spontan, tek taraflı akıntı enfeksiyon(iltihap) belirtileri ile birlikte mevcuttur. Enflamasyona ait klinik ve labarotuvar bulguları ile tanı koyulabilir . Tedavi için kültür alınarak uygun antibiyotik ve antiinflamatuar(iltihap giderici) verilir. Eğer apse oluşmuşsa insizyon ve drenaj gereklidir. Ayrıca inflamatuar kanser açısından dikkatli olmak gerekmektedir.

KANLI AKINTILAR:
Bu hastalarda sıklıkla;

Meme duktus ektazisinde(meme kanallarının genişlemesi) bu tür akıntı görülür.Bu grupta akıntılar farklı renklerde ,spontan , yapışkan ,bilateral(iki taraflı) ve bir çok kanaldan olur. Çocuk doğurmuş, meme başı uyarımı olan, 37-53 y. arasında ki kadınlarda daha sıklıkla görülür. Akıntı sıklıkla farklı renklerde karşımıza çıkarken genellikle yeşil hakimdir. Sırasıyla sarı, beyaz ,kahverengi-gri ve kırmızımsı kahverengi olabilir. Bu son renk kanlı akıntı ile karışabilir. İntraduktal papillomlar da bu tür akıntılara sebep olabilir.Genellikle 20-40 yaşlarında görülürler. Çoğunlukla meme başına yakın bir kist ya da genişlemiş bir duktus içinde gelişen genellikle 1 cm’ den küçük lezyondur. Bazen papillomlar birçok duktusda ve duktusun farklı yerlerinde de olabilir.

Fizik muayene ile akıntının geldiği duktus saptanmaya çalışılır. Tanıda mamografi yalnız başına yetersizdir. Duktografi(kanallardan ilaç verilerek görüntüleme) ve histopatolojik(parçanın alınarak mikroskop altında incelenmesi) tanıda önemlidir. Bu akıntılar sıklıkla kanserle veya prekaseröz mastopati ile birliktedir. Akıntı tek taraflı , tek kanaldan kaynaklanıyor, kitle var ise sitolojik ve mamografik bulgular da değerlendirilerek kanser ayırıcı tanısına gidilmelidir Akıntı serösanginöz(sulu-kanlı gibi) ya da kanlı ise 50 yaşın altında iyi huylu olma olasılığı artarken, 50 yaşın üstünde kötü bir hastalık ile birlikteliği sıktır. Yaş artışı ve kitle varlığı kanser olasılığını akla getirmelidir.

Meme başı akıntısında hastaya yaklaşım ve tanı yöntemleri ne olmalıdır ?
Eğer akıntı çamaşır üzerinde spontan farkedilmişse bu hastanın aktivasyonu örneğin jimnastik sonrası farkedilenden daha önemlidir. Akıntının menstruel siklus(adet kanamaları), ovulasyon ve mevcut gebelik ile ilişkisinin olması nonkanseröz(kanser dışı) lezyon ayırımında önemlidir. Akıntının rengi, travma(hasara maruz kalma), cerrahi, herpes zoster gibi enfeksiyonlarda ayırıcı tanıda önemlidir. Hikayede ilaç kullanımı araştırılmalıdır. Hasta yaşı ve ailede kanser hikayesi meme kanseri gelişiminde artmış bir risktir.Tüm menapoz sonrası akıntılar önemlidir. Her iki memenin fizik muayenesi nazik ve dikkatli biçimde yapılmalıdır. Akıntının geldiği kadranın demonstrasyonu önemlidir. Akıntının rengi ve konsantrasyonu gözlenir. Sitoloji yapılabilir fakat yalancı negatif sonuç oranı yüksektir. Sitoloji şüpheli,kitle tespit edilememişse kesin tanı için akıntının geldiği meme duktusu çıkarılarak tanıya gidilmelidir. Tüm palpe edilen(ele gelen) kitlelerde ince iğne aspirasyon biyopsisi gereklidir. Histopatolojik tanı daha değerlidir ve bizi kesin tanıya götürür. Mammografi öncelikle yapılmalıdır. Duktografi özellikle intraduktal papillom tanısında yardımcı olabilir.

Sonuç olarak tek taraflı,kendiliğinden olan,kanlı akıntılarda mutlaka tanının konması gerekmektedir.Ayrıca unutmamamız gereken önemli bir nokta ise,akıntının gelip gelmediğini kontrol için kesinlikle meme başını uyarmamalıyız. Akıntı var ise zaten gelecektir.

Servikal yetmezlik ve Serklaj (rahim ağzına dikiş atılması)

Servikal yetmezlik nedir?
Rahim ağzı ya da tıbbi adıyla serviks rahimin dış dünya ile bağlantısını sağlayan ve vajinaya açılan en alt noktasıdır. Normal bir hamilelikte serviks kapalıdır.

Serviksin ilerleyen bir gebeliği taşıyamayacak kadar güçsüz olması ve doğum sancıları başlamadan açılması ise servikal yetmezlik olarak adlandırılır.

Servikal yetmezlik tanısı nasıl konur?
Servikal yetezlik tanısı genelde geriye yönelik olarak konan bir tanıdır. Altta yatan herhangi bir neden bulunmaksızın gebeliğin 2. trimesterda (genelde 18-22 haftalar arası) sonlanması genelde servikal yetmezlik tanısı koydurur. Tipik olarak su kesesinin aniden açılmasını takiben bebek ve diğer gebelik ürünleri ağrısız bir şekilde rahim dışına atılır. Fonkisyonel olarak yetersiz bir serviks varlığında ise anatomik olarak bir anormallik saptanmazken gebelik varlığında yukarıdaki durum ortaya çıkar. Anatomik yetersizlik varlığında ise var olan şekil bozukluğu söz konusudur.

Geç düşük ya da erken doğuma göre servikal yetmezlik tanısı koymak zor bir olaydır. Çünkü olayın gerçekten rahim ağzında bir yetmezliğe mi yoksa başka bir nedenle doğum sancılarının başlamasına mı bağlı olduğunu ayırdetmek son derece güçtür.Genelde yetmezliğe bağlı doğumlar 18-22 haftada olurken erken doğumlar 26. haftadan sonra görülür.

Tanıda bir başka kriter ise kramp ve ağrı varlığıdır. Ağrı olmaması servikal yetmezlik için tanı koydurucu olmasına karşın özellikle rahim ağzının iyice açıldığı durumlarda hafif hatta bazen şiddetli ağrılar olabilir. Benzer şekilde ağrı eşiği yüksek kişilerde erken doğumlarda ağrı hissedilemeyebilir.

Geçmişte tanıda gebelik olmayan dönemde rahim ağzındaki açıklığın ölçülmesi ile tanı konabileceği düşünülürken günümüzde bu yaklaşım yerini ultrason incelemesine bırakmıştır. Gebelik seyri sırasında belirli dönemlerde yapılan vajinal ultrason incelemelerinde serviks uzunluğunun ölçülmesi ve amniyon kesesinin serviks içindeki kanalda oluşturduğu hunileşme ile tanı konmaktadır.

Servikal yetmezlik neden olur?
Çoğu zaman altta yatan bir neden bulunamaz. Ancak geçirilmiş cerrahi ya da obstetrik travma önemli bir risk faktörüdür. Önceki doğumlar ya da geç düşükler ile 10 haftadan sonra yapılan kürtajlar servikste travmaya neden olabilmektedir. Nadiren doğumsal anomaliler de servikal yetmezliğin altında yatan neden olabilir.

TEDAVİ

SERKLAJ
Servikal yetmezliğin tedavisi cerrahidir. Serklaj (cerclage) adı verilen bir işlem ile rahim ağzı gebelik sonuna kadar kapalı tutulabilir. Burada rahim ağzını çevreleyen bir dikiş geçilerek bağlanır ve serviks torba ağzı gibi büzülür.

Serklaj kimlere yapılır?
Bilinen ve tanısı konmuş sevikal yetmezlik varlığında ya da rutin incelemelerde servikal yetmezliği düşündüren bulgular saptandığında serklaj konması planlanır.

Serklaj acil ya da profilaktik (koruyucu) olarak 2 grupta incelenebilir.

Acil serklaj uygulanmasını gerektiren durumlar şunlardır:

Aşağıdaki durumlarda ise herhangi bir bulgu olmasa da önlem olarak serklaj yapılmalıdır.

Serklaj ne zaman yapılır?
Acil serklaj durum saptandığı anda yapılmalıdır. Profilaktik serjklaj ise genelde gebeliğin 13-14. haftalarında yapılır.

İşlemden önce gebelik yaşı, bebeğin canlı olduğu ve herhangi bir anomalisinin olmadığının ultrason ile tespiti şarttır. Yine işlem öncesi var olanvajinal enfeksiyonlar ile idrar yolları enfeksyonları mutlaka tedavi edilmelidir.

Serklajın sakıncalı olduğu durumlar var mıdır?
Aşağıdaki durumların varlığında serklaj yapılamaz. Benzer şekilde daha önceden serklaj sütürü konmuş kişilerde bu durumlar ortaya çıkar ise dikiş alınmalı ve doğum kendi seyrine bırakılmalıdır.

İşlem nasıl yapılır?
Rahim ağzına serklaj dikişi konulması genel anestezi altında yapılan bir işlemdir. Operasyon sırasında alacağınız genel anestezi bebek açısından yüksek risk taşımaz. İşlem genelde 3-4 dakika kadar sürer. Ortamın bakteri ve diğer mikroorganizmalardan arındırılması amacıyla gerekli temizlik işlemi yapıldıktan sonra bant şeklindeki özel dikiş ipliği rahim ağzının rahim ile birleştiği en yakın noktadan çepeçevre geçirilerek sıkıca bağlanır. Bu şekilde rahim ağzı torba şeklinde büzülmüş olur.

Serklajın bir kaç değişik türü olmakla birlikte en sık kullanılan teknik yukarıda anlatılandır ve McDonald usülü serklaj olarak adlandırılır.

Operasyon genel anestezi altında olduğu için bir gece öncesinde akşam yemeğinde çorba, salata gibi hafif şeyler yemeniz, gece yarısı saat 12:00′den sonra ise su da dahil olmak üzere hiçbir şey yiyip içmemeniz gereklidir.

Ameliyat sonrasında bir süre hastanede gözlem altında kalmanız gerekebilir. Bu süre içinde kanama ya da doğum kasılmaları gibi probemlerin ortaya çıkıp çıkmadığı izlenir. Bazı doktorlar bir gece süreyle hastanede izlemeyi tercih edebilirler. Bu süre içinde rahim kasılmalarını önlemek amacıyla bazı rektal fitiller ya da damardan verilen ilaçlar uygulanabilir.

İşlem sonrası erken dönemde hafif bir kanama olması normaldir.

Serklaj sütürü konulduğunda doktorunuz onay verene kadar cinsel ilişkide bulunmak sakıncalıdır.

Etkinliği ne kadardır?
Servikal yetmezlik tanısı kesin ise serkaj konan hastaların %90-95′i gebeliği miada kadar taşıyabilirler.

Dikiş alınır mı?
Eğer normal vajinal doğum planlanıyorsa dikiş 37. gebelik haftasında alınır. Genelde dikişin alınmasını takiben çok kısa bir sürede doğum gerçekleşir.

Sezaryen planlanan doğumlarda ise dikiş sezaryen sonrasında alınır.

Bazen daha sonraki hamilelikler düşünülerek dikiş yerinde bırakılabilir ancak uygun olan her gebelik için yeniden dikiş atılmasıdır.

Riskleri nelerdir?
Her cerrahi işlemde olduğu gibi serklaj operasyonlarında da bazı riskler vardır. Bunlar:

Bu komplikasyonların hemen hepsi son derece nadir görülen durumlardır.

Acil durumlar

mutlaka zaman kaybetmeden doktorunuzu aramalısınız

İkizden ikize transfüzyon sendromu (TTTS)

İkiz gebelikler hemen herkesin ilgisini çeker. İkiz gördüğünde hepimiz istemeden de olsa bu doğa mucizesi denen insanları inceleriz. İster erkek ister kadın olsun aramızdan çoğu ikiz bebek sahibi olmayı istemekte, ikiz anne-babalarına imrenerek bakmaktadır.Oysa çoğul gebelikler hem anne hem de bebek açısından pekçok riski beraberinde taşırlar. Bu risklerden biri de ikizden ikize transfüzyon sendromudur.

Hem tanısal hem de terapötik açıdan, hakkında çok fazla şey bilinmeyen bu sendrom, bebek açısından ciddi sonuçlar doğurabilir. Anne karnında veya doğumdan sonraki ilk 1 ayda bebekte ciddi hastalık hali ve hatta ölüm görülebilir. Durumun nedenlerinin anlaşılması ve yapılan kontrollü çalışmalarla tedavi protokollerinin geliştirilmeye çalışılması çabaları, son zamanlarda bu sendromun esiri olmuş bebeklerde daha iyi neticeler alınmasına yardımcı olmaktadır.

İkizden ikize transfüzyon sendromu (İİTS) monokoriyonik yani tek plasentaya sahip ikizlerde görülen bir durumdur ve kanın bir bebekten diğerine, yavaş ancak sürekli akışını ifade eder. Bütün monokoriyonik ikizler İİTS’da dahil olmak üzere, gelişme geriliği, fetal ölüm ve ileri derecede prematüre doğum gibi riskler taşırlar. Bu komplikasyonların hemen hepsi plasental yetmezliğe bağlı olarak ortaya çıkar. Tedavi edilmediği taktirde plasental yetmezlik ve İİTS ileri derece prematür doğum ile sonuçlanabilir. Tedavi ile dahi, anne karnında ölüm oranı %40, doğumdan sonraki ilk bir ayda ölüm oranı ise %60 civarındadır. Geliştirilmeye çalışılan değişik tedavi yaklaşımları henüz daha bu bebekleri, yüksek oranda yaşatabilmek için yeterli değildir.

Oluş Mekanizması
İİTS tüm monokoriyonik ikizlerin %5-10′unda görülür. Bu durum sadece monokoriyonik yani tek plasentalı ikiz gebeliklerde, bir başka deyişle tek yumurta ikizlerinde ortaya çıkar. Bu tür gebeliklerde her iki bebeğin plasentaları arasında damarsal ilişkiler vardır. Yani bir bebeğe giden kan damarları ve kan ile diğer bebeğe giden damarlar iki plasentalı bebeklerde olduğu gibi ayrı değildir. Bu damarsal ilişkinin İİTS’nun altında yatan sebep olduğuna inanılmaktadır. İİTS’nun gelişimi kronik fetofetal transfüzyona bağlıdır. Bebeklerden biri kanı, bu damarsal birleşmeler yolu ile yavaş ama sürekli bir şekilde diğer bebeğe pompalamaktadır. Kanı pompalayan bebeğe donör (verici) alan bebeğe ise recipient (alıcı) adı verilir. Tüm monokoriyonik ikiz gebeliklerin plasentasında bu damarsal ilişki olduğu halde neden çok az bir kısmında İİTS ortaya çıktığı ise bir muammadır.

Son yapılan çalışmalar bu trajedik tablonun oluş mekanizmasını anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bajoria ve arkadaşları 20 monokoriyonik ikiz doğuran kadını incelemişlerdir. Bu gebeliklerden 10 tanesinde İİTS saptanırken diğer 10′unda semptomun belirtileri bulunmamıştır. Doğumdan hemen sonra plasentaya işaretli madde enjeksiyonu ile yapılan bu çalışmada İİTS’nun verici bebeğin atardamarları ile alıcı bebeğin toplar damarları arasındaki bağlanmadan kaynaklandığı sonucuna varmışlardır. Arterio-venöz anastomoz adı verilen bu durum İİTS’da en kötü klinik tabloya da neden olmaktadır. İki ven arasında, yada iki arter arasında olan anastomozlar da İİTS’na yol açabilmekle birlikte, klinik tablo çok ağır olmamaktadır.

İİTS yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Genelde 2. trimester’da (ikinci üçay) saptanmasına rağmen, literatürde 13 hafta gibi gebeliğin çok erken döneminde tespit edilen olgular vardır. 17-26. haftalar arasında yapılan rutin ultrasonografik tetkikte genellikle durum tespit edilebilir. Hastalığın klinik gidişatı değişkenlik gösterir. Tanı kaonduktan hemen sonra kendiliğinden erken doğum olabilecği gibi, doğum birkaç hafta ya da ay sonra da başlayabilir. İki kese varlığında keselerden birinde amniyon mayii azlığı (oligohidramniyos), diğerinde ise fazlalığı (polihidramniyos) kuraldır. Anne karnında ya da doğum sonrası ilk 1 ayda ölüm sebeb genelde verici bebekteki, yaşama kabiliyetini kazanmadan doğum, ileri derecede gelişme geriliği, ve akciğerlerin olgunlaşmamasına bağlıdır. Alıcı bebeğin kaybedilmesindeki en büyük neden ise fazla miktardaki kana bağlı kalp yetmezliğidir.

Tanı
İİTS tanısı ultrasonografi ile konan bir tanıdır. Tanının konması ile ilgli değişik tartışmalar olmasına karşın ilk trimesterda İİTS’nu düşündüren bulgular mevcuttur. Bunlar:

İkinci trimester veya üçüncü trimesterin başlarında ise İİTS bulguları şunlardır.

Bu bulguların tamamen izafi belirtiler olması ve başka durumlarla da karışma olasılığının bulunması nedeni ile şüpheli vakalarda seri ultrasonografiler yapılmalıdır. Ultrasonografik olarak saptanan İİTS vakalarında en ağır ve kötü sonuçlar verici bebeğin amniyon sıvısının tamamen azaldığı, hatta hiç olmadığı durumlarda görülür. Bu tabloya stuck-twin sendromu adı verilir. Monoamniyatik yani tek bir amniyon kesesinin olduğu gebelikler ile stuck-twin sendromunu ayırdetmek bazen güç olabilir, çünkü bu vakalarda iki amniyon kesesini ayıran dduvar iyice incelmiştir ve neredeyse verici beebğin cildine yapışık haldedir.

Doğum sonrasında ise tanı klasik bulgular ile konur. Bebekler arasında %20′den daha fazla olan kilo farkı, kan sayımlarındaki farklılıklar, verici bebeğin soluk, alıcı bebeğin ise ileri derecede kırmızı olması tanıyı koydurur.

Tedavi
İİTS şiddeti çok değişkendir, bu nedenle hastalığın kliniği ve yaşama oranları da farklılık gösterir. Yapılan araştırmalarda yaşama oranları %21 ile %83 arasında bulunmuştur.

Tanı konduktan sonra yapılması gereken ilk iş detaylı bir değerlendirme ile konjenital anaomali varlığının olup olmadığının değerlendirilmesidir. İkinci aşama ise mümkün olduğunca erken doğumu engellemek ve bu amaçla tokoliz adı verilen tedavileri uygulamaktır. Tanı konduktan sonra doğuma kadar gerekirse haftalık ya da daha sık ultrasonografik kontroller yapılmalıdır. Bu kontrollerde NST ile bebeğin durumu da değerlendirilmeye çalışılır.

İİTS’da ilk denenen ve hala yaygın olarak kullanılan tedavi yöntemi ise amnioreduksiyondur. Amniyoredüksiyon amniyon mayii miktarını azaltmak anlamına gelir. Ultrasonografi eşliğinde amniyon sıvısı fazla olan alıcı bebeğin kesesi içine ince bir iğne annenin karın duvarı üzerinden girilerek yerleştirilir ve fazla sıvı alınır. Bu işlem gerektikçe sık sık tekrarlanır. Tek bir seferde alınan sıvı miktarı 1 ile 7 litre arasında değişebilir. İşlem sonrası vakaların %8′inde komplikasyon görülür. Bunlar enfeksiyon, erken doğum tehdidi, erken doğum, zarların yırtılması, plasentanın erken ayrılması gibi komplikasyonlardır.

Nispeten daha yeni, ancak hem anne hem de fetus için daha tehlikeli ve invazif bir yöntem de plasentada anostomoz yapan damarların LASER ile tahrip edilmesidir. Bu tedavi yaklaşımında amaç problemin kökenine inmektir. Yapılan araştırmalar amniyoradüksiyon ve LASER sonrası yaşam oranlarının birbirine yakın olduğunu göstermektedir.

Diğer bir tedavi yaklaşımı da iki amniyon kesesi arasındaki zarın yırtılmasıdır. Burada amaç amniyon sıvısının her iki kese içinde serbest dolaşımını sağlamaktır. Bu sayede suyu azalan bebek bir miktar avantaj sağlar ve kordon sıkışması gibi komplikasyonlar da önlenebilir. Bu tedavi yaklaşımı ile %83 oranında başarı sağlandığını bildiren bir çalışma mevcuttur.

Norolojik sonuçlar
İİTS vakalarında hayatta kalan bebeklerden bir çoğunda nörolojik hasar meydana gelir. Bu durumu açıklayan pekçok teori mevcuttur. Eğer bebeklerden biri anne karnında hayatını yitirir ise bu bebeğin kan damarları genişler ve hayatta olan bebekten ölü olana doğru bir kan akımı meydana gelir. Sonuçta hayatta kalan bebekte tansiyon düşüklüğü ve beyin iskemisi ortaya çıkar. Sonuç nörolojik sekeldir. Ancak her iki bebeğin hayatta olduğu durumlarda da nörolojik hasarlar görülebilmektedir. Burada ise alıcı bebekteki hemoglabin fazlalığının, alıcı bebekte ise aneminin tablodan sorumlu olduğu ileri sürülmektedir.

İİTS sonrası doğan bebeklerde yüksek oranda nörolojik sekel görülmesi nedeni ile doğumdan sonraki ilk 48 saatte beyin tomografisi de dahil olmak üzere bebeklerde detaylı bir inceleme yapılmalıdır.

Hamilelik ve Kalsiyum

Kalsiyum nedir?

Hemen herkesin bildiği gibi kalsiyum kemiklerin ana yapısında bulunan ve onların güçlü kalmasını sağlayan bir mineraldir. Ancak bu önemli ve vücudunuzun hergün gereksinim duyduğu mineralin görevleri bunlarla sınırlı değildir. Kalbinizin düzenli atması, kan pıhtılaşma sisteminizin düzenli işlemesi, sinirlerinizin sağlıklı çalışması ve kaslarınızın düzgün fonskiyon görmesi de kalsiyumun yardımıyla olur. Kalsiyum organizmanızın düzgün çalışmasında kilit rol oynar.

Vücuttaki kalsiyumun %99′u kemiklerde ve dişlerde bulunur. Geriye kalan %1 ise kanda ve yumuşak dokulardadır. Bu %1 oranındaki kalsiyum çok az bir miktar gibi görünse de son derece büyük bir hayati öneme sahiptir. Yukarıda söz ettiğimiz etkiler işte dolaşımda bulunan bu çok az miktardaki kalsiyum yardımıyla olur.

Kanda bulunan bu %1 oranındaki kalsiyumu iki kaynaktan elde edersiniz.

Buradan kolaylıkla anlaşılabileceği gibi kandaki kalsiyum miktarı azaldığında kemiklerdeki kalsiyum dolaşıma geçerek hayati fonksiyonların devamını sağlar. Dolayısı ile besinler ile yeterli kalsiyum almadığınızda kemiklerinizdeki kalsiyum azalacaktır. Bu da uzun vadede kemiklerinizde zayıflama ve güçsüzlüğe yol açacaktır. Kalsiyum-dolaşım-kemikler arasındaki ilişki incelendiğinde iki ana sonuç ortaya çıkar:

  1. Kemiklerinizi koruyan besinler ile aldığınız kalsiyumdur.
  2. Kemikleriniz yapısal fonksiyonlarının yanı sıra vücudunuzun acil kalsiyum gereksinimi için depo görevi görür

Kemikler statik ve ölü dokular değildir. Bu görevleri yerine getirebilmek için sürekli yapım ve yıkım halinde olan dinamik ve canlı dokulardır. Eğer besinler yolu ile yeterli kalsiyum almazsanız kemiklerde yıkım olayı hızlanır ve vücut gereksinimi olan kalsiyumu kemiklerden sağlar. Eğer bir süre sonra yapım hızı kalsiyum eksikliği nedeni ile yıkım hızının gerisinde kalırsa kemikleriniz zayıflar ve kırılgan hale gelir. Bu durum “osteoporoz” olarak adlandırılır. Dramatize etmek gerekirse bu gibi durumlarda çok sert el sıkışmak bile kırıklara neden olabilir!

Hamilelikte neden kalsiyum ihtiyacı artar?

Kişinin kalsiyum ihtiyacı daha doğmadan önce başlar. Karnınızda gelişmekte olan bebeğinizin de güçlü kemiklerinin ve dişlerinin olması için kalsiyuma gereksinimi vardır. Ayrıca sağlıklı sinir sitemi, kalp ve kas yapıları için de kalsiyum önemlidir. Tıpkı sizin olduğu gibi, gelişimini hızla devam ettiren bebeğinizin kalp atım ritminin normal ve kan pıhtılaşma sisteminin düzgün şekilde gelişmesi için yeterli kalsiyum alması şarttır.

Araştırmalar gebelik sırasında saatte 13 miligram ya da başka bir deyişle günde 250-300 miligram kalsiyumun plasentadan geçerek bebeğe ulaştığını göstermektedir. Buna göre doğduğu zaman bebeğinizin vücudunda yaklaşık 25.000 miligram kalsiyum bulunacaktır. Bebeğinizin vücudunda bulunan bu kalsiyumun tek kaynağı sizsiniz. Eğer hamileliğiniz sırasında yeterli miktarda almazsanız bebeğiniz gelişimi sırasında gereksinim duyduğu bu büyük oranda kalsiyumu sizin vücudunuzdan ve kemiklerinizden alır. Bu durum daha sonraki dönemlerde sizin kendi sağlığınızı olumsuz yönde etkileyebilir.

Günlük ne kadar kalsiyuma ihtiyaç vardır?

Kadın ya da erkek, hamile ya da değil tüm insanların günde 1.000 miligram kalsiyum almaları gereklidir. 50 yaşın üsütündekilerde bu miktar 1.200 miligramdır. Hamile kadınlarda ise günlük gereksinim normalden daha fazladır. Buna göre eğer hamile iseniz günde 1.200-1.500 miligram kalsiyum almalısınız.

Yeterli kalsiyum nasıl alabilirim?

Vücudun tek kalsiyum kaynağı besinler. Yapılan araştırmalar kalsiyum düzeylerinin toplumların beslenme alışkanlıkları ile yakından ilgili olduğunu gösteriyor. Özellikle gelişmiş toplumlarda kalsiyum eksikliği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Sanılanın aksine kalsiyum sadece sütte bulunmuyor. Pek çok sebze de önemli oranda kalsiyum içeriyor. Biz bu açıdan özellikle Amerika’lılara göre oldukça şanslıyız. Yoğurt başta olmak üzere peynir ve benzeri süt ürünleri soframızda her zaman yer bulmakta. Ancak tüm dünyada yaşanan globalleşme bizim beslenme tarzımızı da yavaş yavaş değiştirmekte. Bir düşünün hamile olmadığınız dönemde en son ne zaman süt içtiniz? Eğer hergün belirli miktarda süt ya da süt ürünü tüketmiyorsanız yeterli miktarda kalsiyum almadığınızdan emin olabilirsiniz.

Toplum olarak beslenme alışkanlıklarımızda süt ürünlerine fazlasıyla yer veriyor olmamız hamilelik sırasında kalsiyum alımına dikkat etmemeniz anlamına gelmez. Hatta doktorunuzun verdiği vitamin haplarından alıyor olmanız da sizi bu sorumuluktan kurtarmaz. Çünkü bu haplar yaklaşık 300-400 miligram kalsiyum içerir. Hamileyken günlük gereksiniminizin 1.200-1.500 miligram olması gerektiğini unutmayın. O halde geriye kalan ihtiyacı karşılamak için 2 yol var: ya kalsiyum hapları alacaksınız ya da yediklerinize dikkat edeceksiniz.

Sıkça tüketilen bazı besin maddelerinin kalsiyum içerikleri:

Besin Miktar Kalsiyum (mg)*
Yoğurt (yağsız) 1 Kap 450
Yoğurt (az yağlı) 1 Kap 415
Süt (kaymaksız) 1 Bardak 300
Sardalya (kılçıklı) 1 porsiyon 325
Somon Balığı 1 Porsiyon 205
Şalgam 100 gram 190
Beyaz peynir 1 kibrit kutusu 75
Kuşkonmaz 100 gram 25
Kayısı 100 gram 14
Muz 100 gram 6
Kurufasulye 100 gram 17
Brokoli 100 gram 48
Brüksel lahanası 100 gram 42
Ispanak 100 gram 99

* Yaklaşık değerlerdir.

Görüldüğü gibi kalsiyum açısından en zengin besin maddesi yoğurttur bu nedenle hamileliğiniz boyunca günde 2-3 porisyon yoğurt yemeniz yararlıdır.
Bununla beraber kılçığı ile beraber yenilebilen balıklar da kalsiyum açısından zengindir.

Hamilelikte kalsiyumun başka yararları da var mıdır?

Evet. Kuzey Karolina Üniversitesinde yapılan bir araştırmada hamileliklerinde yeteri kadar kalsiyum almayan kadınların kanlarında bebeğe zararlı olabilecek bazı maddelerin yükseldiği saptanmıştır. Bunlardan en önemlisi kurşundur. Araştırmada kan kalsiyum düzeyi düşük olan kadınlarda kurşun seviyelerinin yükseldiği gözlenmiştir. Bu durum özellikle hamileliğin ikinci yarsında daha belirgin olmaktadır.Vücuttaki kurşunun %95′i kemiklerde bulunmaktadır ve kanda yükselmesi kemik erimesinin bir belirtisi olabilir. Kurşun düzeyleri yükseldiğinde kalp, dolaşım ve sinir sisteminde sorunlar yaşanabilmektedir.

Bir başka araştırmada ise yeterli kalsiyum alımının gebelikte görülen preeklempsi (gebeliğe bağlı yüksek tansiyon) riskini azalttığı saptanmıştır.

Bazı yazarlar ise özellikle hamileliğin son dönemlerinde kalsiyum alımının doğum sancılarının daha az hissedilmesini sağladığını ileri sürmektedirler. Ayrıca kanda kalsiyum düşüklüğü doğum sonrası kanama riskinde artışa neden olabileceğinden önemlidir.

Gebelik ve Omega 3

Hemen herkes hamilelikte beslenmenin öneminin farkındadır. Sağlıklı bir gebelik dönemi yaşamanın önemli kriterlerinden birisi de uygun ve düzenli şekilde beslenmektir. Burada önemli olan fazla miktarda yemek değil kaliteli beslenmedir. Kaliteden kastedilen ise gebelik sırasında gereksinim duyulan tüm maddeleri yeterli ve uygun miktarlarda almaktır.

Karnınızda gelişmekte olan bebeğiniz gelişmesi için gerek duyduğu tüm vitaminler, mineraller ve enerji yani kalori için size bağımlıdır. Gebelikte iyi beslenmeden kastedilen uygun diyet bebeğinizin tüm bu gereksinimlerini karşılayan dengeli bir beslenmeyi gerektirir. Bebeğinizin hem fiziksel hem de zihinsel gelişimi için gerek duyduğu besin maddelerinden birisi de Omega 3 adı verilen yağ asitleridir. Omega 3 aynı zamanda sizin de kendi sağlınız ve hamilelik sırasındaki iyiliğiniz için gereklidir.

Omega 3 nedir ?
Omega 3 adı verilen maddeler biyokimyada çok zincirli doymamış yağ asitleri olarak adlandırılan yapıtaşlarıdır. Balık başta olmak üzere bazı besin maddelerinde bolca bulunurlar. Bunlar aynı zamanda esansiyel besin maddeleri sınıfındadırlar. Yani insan vücudunda üretilmedikleri, buna karşın fiziksel ve zihinsel gelişim için varlıkları elzem olduğu için dışarıdan besinler yolu ile alınmaları şarttır.

Omega 3′lerin değişik türleri var mıdır?
Evet. Omega 3 belirli bir grup yağ asidine verilen genel bir isimdir. Üç ana tip omega 3 yağ asidi vardır. Bu 3 değişik türün de vücutta değişik görevlerde rol aldığı düşünülmektedir

Omega 3′ler ve gebelik ?
Son 10 yıl içerisinde Omega 3 yağ asitlerinin gebelikte hem bebek hem de anne açısından önemi çok daha iyi anlaşıldı. Yapılan çalışmalar Omega 3 yağ asitlerinin anne karnındaki bebeğin

aşamalarında önemli rol oynadığını göstermiştir.

Öte yandan anne açısından bakıldığında ise

gebelik zehirlenmesi olarak adlandırılan preeklampsi, erken doğum ve doğum sonrası depresyon risklerini azalttığı düşünülmektedir.

Gebelik sırasında besinler yolu ile yeterli miktarda omega 3 alınmadığında bebek gereksinim duyduğu bu maddeleri annenin depolarından kullanmaktadır. Omega 3 lerin beyinde depolandığı düşünüldüğünden bu durumda tüm gebelik boyunca anne bir miktar beyin hücresi kaybına uğrayabilir.

Omega 3 yağ asitlerinin aynı zamanda bebeğin büyümesine ve kilo almasına da yardımcı olduğu bu sayede düşük doğum ağırlığının önüne geçebildiği kabul edilmektedir.

Gebelik sırasında yeterli miktarda Omega 3 alan annelerin bebeklerinin uzun dönemde dikkat toplama yeteneklerinin daha fazla olduğu ve benzer şekilde görme gelişimlerinin omega 3 almayan annelerin bebeklerine göre daha iyi olduğu da ileri sürülmektedir. Ayrıca Omega 3 alan annelerin bebeklerinin ileri dönemde daha az davranış problemi gösterdiği ve meme ile prostat kanserine yakalanma şanslarının daha azaldığı da ileri sürülmektedir.

Yapılan bir çalışmada 9 aylık bebeklerin problemle karşılaştığında çözme yetenekleri incelenmiş ve anneleri gebelik sırasında omega 3 alan bebeklerin bu konuda almayanlara göre anlamlı oranda daha başarılı olduğu gösterilmiştir. Aynı çalışmada Omega 3 alımının bebeklerin IQ düzeyi ya da hafıza yeteneklerini etkilemediği ortaya konmuştur.

Omega 3 ne zaman alınmaya başlanmalıdır?
İdeal olan kendi sağlığınız açısından da tüm yaşamınız boyunca yeterli miktarlarda omega 3 almanızdır.

Bebeğiniizn gelişimi açısından ise son 3 ayda günde en az 250 mg Omega 3 alınması önerilmektedir. Bu dönem bebeğin beyin gelişiminin %70′inin gerçekleştiği devredir. Ayrıca sinir sistemi de gelişimini büyük ölçüde bu son dönemlerde tamamlar.

Omega 3 kaynakları nelerdir?
Omega 3ler açısından en zengin besin maddeleri balıklardır. Bunlar arasında en fazla Omega 3 içerenler ise

Bu balıklar arasında büyük olanlar civa başta olmak üzere bazı kimysal çevresel faktörler tarafından kirletildiğinden küçük balıkların tercih edilmesi önemlidir.

Ülkemiz açısından bakıldığında hamsi ve sardalya çok önemli ve değerli besin maddeleri olarak öne çıkmaktadır.

Omega 3 yağ asitleri balık dışında diğer bazı besin maddlerinde de bulunmaktadır.

ve bunların dığında belki de en önemlisi Ceviz

Gebelikte Omega 3 almak gerekir mi?
Besinler yolu ile alınmakla birlikte gebelikte yeterli miktarda Omega 3 aldığınızdan emin olmak için doktorunuz gebeliğinizin 2. yarısında size balık yağı tabletleri almanızı önerebilir. Burada önemli olan balık karaçiğerinden hazırlanmış ürünleri kullanmamaktır. Bunlar yüksek dozda A vitamini içerdiğinden bebek üzerinde olumsuz etkilere neden olabilirler.

Hamilelikte bitki çayları ve şifalı otlar

Bitki çayları son zamanlarda giderek popülerite kazanan içecekleridir. Eskiden sadece aktarlarda satılan bitkiler ve bunlardan elde edilen çaylar günümüzde hemen her markette pazara sunulmaktadır.

Bitkilerin hastalıkları tedavi edici etkisi ve bu amaçla kullanımı neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Bazı kültürlerde ayrı öneme sahip olan şifalı bitkiler günümüzde de bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Ancak bu uygulamaların hemen hiçbir bilimsel verilere dayanmamaktadır.

Homeopatik olarak adlandırılan bu tedavilerin etkinliği konusunda bilimsel çalışmalar olmadığı gibi bunalrın hamilelik ve emzirme dönemlerinde kullanımı ve etkileri ile ilgili de elimizde hemen hiç veri bulunmamaktadır. Ayrıca bu tip ilaç etkisi olan şifalı bitkilerin bazıları hatta çok masum gibi görünenleri bile yüksek dozlarda alındığında zehir etkisi ya da istenmeyen etki oluşturabilmektedir.

Bu bitkilerin bir çoğu kaynatılarak suyu içilmekte ya da direkt olarak yenilerek alınmaktadır.

Kesin olarak güvenli olduğu bilinmeyen bu tür şifalı olduğu ileri sürülen ot ve bitkileri hamileliğinizin ilk ve son trimesterlarında tüketmemeniz yararlı olabilir.

Bununla birlikte piyasada satılan hazır poşet çayların içindeki maddelerin çoğu normalde diyetiniz içinde bulunan ve büyük olasılıkla hamilelik sırasında zararlı etki göstermeyen maddeler içerir. Bu tür çayları aşırıya kaçmadan tüketmenizde bir zarar yokmuş gibi görünmektedir.

Bitkisel çay içmek isterseniz satın alırken içerdiği maddelere göz atın. İçindekiler eğer diyetinizde zaten bulunan portakal kabuğu, limon, adaçayı gibi bildik maddeler ise içmenizde sakınca yoktur. Ancak aslan kulağı, yarpuz, cohosh gibi garip ve daha alışık olmadığınız maddeler içeriyorsa kullanmamanız daha uygun olabilir.

Bazı maddeler ise düşük miktarlarda alındığında yararlı olabilirken yüksek miktarlarda olumsuz etkiler yaratabilir. Bu tür bitkilere en güzel örnek sinameki’dir. Sinameki barsakları uyarıcı etkiye sahip bir bitkidir ancak yüksek miktarlarda alındığında dehidratasyon ile sonuçlanabilecek ciddi ishal tablolarına yol açabilir. Bu hem sizin için hem de karnınızdaki bebeğiniz için hiç hoş olmayan bir durumdur.

Bazı bitkilerin ise rahim kasılmasını uyarıcı etkileri vardır. Pekçoğu yaygın olarak kullanılmayan bu maddeler doğum sancılarını başlatabileceğinden gebeliğin son dönemlerinde kullanılmaları önerilmez.

Bir başka konu da ithal çaylardır. İthal çayların içinde ülkemizde yetişmeyen bazı otlar bulunabilir. Bu nedenle içeriğinden emin olunmayan çayların kullanılmaması daha uygun olabilir.

Kısaca özetlemek gerekir ise yiyecek olarak kullanılan bitkilerin çay şeklinde de alınmasında bir sakınca yoktur.

Genel olarak hamilelikte kullanılması ya da aşırı miktarlarda alınmaması önerilen bitkiler ve olası etkileri aşağıdaki tabloda incelenebilir.

Hamilelikte kullanılması sakıncalı olan bitkiler

Bitki Olası etkisi
Aloe Vera Yaprakları müshil etkisi gösterdiğinden ağızdan alınmamalıdır
Sarı çiğdem, Cohosh, (Colichicum autumnale) Yüksek dozlarda alındığında hücre bölünmesini etkileyerek doğum defektlerine neden olabilir.
Fesleğen (reyhan) yağı Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Kanotu (Sanguinaria canadensis) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Kusmaya neden olabilir.
Aslan kulağı (Caulophyllum thalictroides) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Karanfil yağı Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Eşekkulağı, karakafes (Symphytum officinale) Bebek için toksik maddler içerdiğinden kullanılmamalıdır.
Pamuk kökü (Gossypium herbaceum) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Dong quai (Angelica polymorpha var. sinensis) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Koyungözü (Tanacetum parthenium) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir..
Kırlangıç otu (Chelidonium majus) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir..
Ardıç ve ardıç yağı (Juniperus communis) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Ökseotu (Viscum album) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. İçerdiği toksik maddeler plasentadan bebeğe geçebilir.
Yarpuz (Hedeoma pulegioides) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Kınakına (Cinchona officinalis) Geçmişte sıtma tedavisinde kullanılan bu bitki körlük ve komaya neden olabilir.
Yalancı Ginseng (Panax notoginseng) Doğum anomalilerine neden olabilir.
Sedefotu (Ruta graveolens) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.
Kafuriye (Artemisia abrotanum) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Doğum anomalilerine neden olabilir.
Adasoğanı (Urginea maritima) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Doğum anomalilerine neden olabilir.
Solucan otu(Tanacetum vulgare) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Doğum anomalilerine neden olabilir.
Yabani yer elması (Diascorea villosa) Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Hamilelikte aşırı miktarlarda kullanılması zararlı olabilecek bitkiler.

Bitki Olası etkisi
Akçaağaç (Rhamnus frangula) Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.
Melekotu (Angelica archangelica) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Anason ve anason tohumu yağı (Pimpinella anisum) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır, düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir ancak yağı kullanılmamalıdır.
Kimyon (Carum carvi) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Akdiken kabuğu (Rhamnus purshiana) Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.
Kereviz tohumu ve yağı (Apium graveolens) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Papatya yağı Rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak papatya çayı içilebilir.
Tarçın (Cinnamomum zeylanicum) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Çuha Çiçeği(Primula veris) Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.
Rezene ve rezene yağı Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Çemenotu (Trigonella foenum-graecum) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Sarımsak(Allium sativa) Yüksek miktarlarda tüketilmesi mşde yanmasına neden olabileceği gibi emzirme döneminde süte kendine özgü kokusunu verebilir.
Yasemin yağı Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır.
Kore Ginsengi (Panax ginseng) Yüksek dozlarda alınması kız bebekte erkeklik hormonlarının yükselmesine neden olabilir.
Lavanta (Lavendula argustifolia) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Meyankökü (Glycyrrhiza glabra) Yüksek dozlarda kan basıncını arttırabilir.
Yaban kerevizi (Levisticum officinale) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Mercanköşk, keklik otu (Origanum vulgare) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Sarısakız, mür (Commiphora molmol) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Maydonoz (Petroselinum crispum) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı ve fetusu irrite edici etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Nane yağı Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak kuru nane ya da nane yaprağı yemeklerde kullanılabilir. nane yağı ise kullanılmamalıdır.
Ahududu yaprağı ve çayı (Rubus idaeus) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır. Doğumu kolaylaştırmak için kullanılabilir.
Ravent kökü(Rheum palmatum) Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.
Biberiye ve biberiye yağı Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Safran (Crocus sativa) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Adaçayı Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.
Sinameki (Senna alexandrina) Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.
Siyah çay(Camellia sinensis) Fazla miktarda alınması çarpıntıya neden olabilir.
Kekik yağı (Thymus vulgaris) Rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi olabilir ancak kuru kekik yemeklerde kullanılabilir.
Mine çiçeği (Verbene officinalis) Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Meme Kanseri

Meme kanseri, kadınlar için sık görülen kanser tipi olmakla birlikte, kanser nedeniyle olan ölüm nedenleri arasında da ilk sırayı almaktadır.

Memeler, menstrüel sıklus (adet kanamaları), gebelik, doğum ve menopoz dönemleri boyunca fizyolojik olarak bir çok değişikliğe uğramaktadır. Bu değişimler ile birlikte olabilecek kişisel ya da çevresel etkenler ile iyi ya da kötü huylu meme hastalıkları karşımıza çıkmaktadır.

Yaşam boyunca her 10 kadından 1’inde meme kanseri görülmektedir. ABD’ de yılda 150.000 yeni meme kanseri vakası olmakta ve bunlardan 40.000 ‘i kaybedilmektedir.

Meme kanseri oluşumunda bir çok etken rol oynamakla birlikte, ailede meme kanseri varlığı, diğer memede meme kanseri varlığı, bazı iyi huylu meme hastalıklarının varlığı ve 40 yaşın üstünde olmak riski artıran sebeplerdendir. Bunun yanında diyet, obezite, hormon kullanımı, menarş ve menopoz yaşı, doğum yapılan yaş ile radyasyon da meme kanseri olasılığını etkileyen faktörlerdendir.

Bu durumda bize düşen görevler nelerdir ?
Her hastalıkta olduğu gibi meme kanserinde de erken tanı hayatın daha kaliteli ve uzun sürmesini sağlayacaktır. Erken tanı için öncelikle ilgili branş uzmanının muayenesi gereklidir. Muayene 40 yaşın üstünde her yıl düzenli olmalıdır. Kişiler kendilerini her ay muayene etmelidirler. Muayenenin yeterli olmadığı ve 40 yaşın üstündeki hastalarda radyolojik tetkiklerde tanı için eklenmelidir. 40 yaşın üstünde 2 yılda bir, 50 yaşın üstünde yılda 1 çekilecek mammografi erken tanıda faydalı olabileceği gibi hastaya radyasyon açısından da zararı yoktur.

Ultrasonografi ise tarama yöntemi olmayıp bazı özel durumlarda teşhis ve tedaviye eklenebilir. Meme kanseri kendisini kitle, ağrı, hassasiyet, meme başı yada cildinde değişiklik, meme başı akıntısı ile belli edebileceği gibi hiçbir belirti olmaksızın ancak tarama yöntemleri ile de ortaya çıkarılabilir.

Meme muayenemizi nasıl yapıyoruz?

  1. Düz bir zemine uzanın. Sağ memenizin muayenesi için sağ omuzunuzun altına ince bir yastık koyup sağ kolunuzu başınızın altına alın.
  2. Sol elinizin 2-3-4. parmak uçları ile memenizin tüm bölgelerini düzenli bir şekilde kontrol edin . Dairesel , yukarıdan aşağıya yada yanlara doğru olacak şekilde
  3. Aynı işlemi sol göğsünüz içinde yapın.
  4. Muayenenizi ayakta ayna karşısında yada duş altında yapabilirsiniz. Muayenenizi her ayın belirli günlerinde özellikle adet döneminin hemen sonrasında yapabilirsiniz.

Her muayene sonrasında memenizi daha iyi tanıyacaksınız. Elinize gelen sertlik yada kitle gibi durumlarda mutlaka uzman doktora başvurunuz. Erken tanı ve tedavi her zaman hayat kurtarıcıdır. Hemen bugün yada en erken yarın muayene ile takiplere girmenizi öneririm. Her kadının estetik ve sexuel açıdan ihtiyacı olan memeleri ile kalması dileğimizdir.

Kegel Egzersizleri

Bize basit gibi görünen ve hergün birkaç kere tekrarladığımız vücut olayları aslında çok karmaşık mekanizmalarla meydana gelmektedir. Bunlardan bir tanesi de idrar yapmaktır. İdrar yapma fizyolojik, nörolojik, psikolojik, anatomik ve sosyolojik olayların bileşkesidir.

Böbreklerden süzülen idrarın dışarı atılıncaya kadar biriktirildiği organ olan mesane ve idrarı mesaneden dış dünyaya taşıyan ürethra, pelvis boşluğu içinde bulunur. İdrar yapmada görev alan bu organlar pelvis boşluğunu alttan destekleyen kas grupları tarafından yerinde tutulur. Bu kas tabakalarındaki gevşeme ve zayıflıklar idrar tutmada güçlüğüne yol açabilirler. Gevşeme ve zayıflıkların en önemli nedeni yapılmış olan normal doğumlardır. Sonuçta pelvik kaslardaki gevşemeler sonucu mesane sarkması (sistosel), rektum sarkması (rektosel) ve idrar tutamama (üriner inkontinans) görülebilir. İlerlemiş bir sistosel vakasında ameliyat dışında yapacak pek birşey yoktur. Oysa sistosel çok fazla değilse, kasları güçlendirmeye yönelik yapılacak birkaç küçük egzersiz ile şikayetler giderilebilir. İdrar sarkması olmasa bile gebelik esnasında pelvik kasları güçlendirmek ileride idrar problemi yaşanma olasılığını azaltabilir.

Kegel egzersizleri ile çalıştırılan pelvik kaslar

Pelvik kasları güçlendirmek için yapılan egzersizlere, ilk kez tanımlayan hekimin anısına Kegel Egzersizleri adı verilir. Egzersizlerin mantığı çok basittir: Çalışan ve sık kullanılan kasların gelişmesi. Tıpkı vücut geliştirme sporu yapanlarda olduğu gibi kullanılan kas grupları bir süre sonra gelişmeye ve güçlenmeye başlar. Pelvik kasları güçlendirmenin asıl amacı idrar yakınmalarının önüne geçmek olmakla birlikte bu kas gruplarını kullanmayı bilen kadınlar cinsel ilişkiden de daha fazla keyif alırlar. Kegel egzersizlerinin başarısı uygun teknik kullanmaya ve düzenli egzersiz programına uymaya bağlıdır.

Pekçok kadın pelvik tabanı destekleyen kasları bulmakta güçlük çeker. Egzersizler esnasında karın ya da uyluk kaslarını çalıştırılar ki bu kas gruplarının pelvik yapılar ile hiçbir ilişkisi yoktur. Pelvik kasları öğrenmek için birkaç teknik mevcuttur.

Tuvalate oturun ve idrar yapmaya başlayın. İdrar normal akım hızına ulaştıktan sonra pelvik kaslarınızı kullanarak idrarı durdurmaya çalışın.İdrarı durdurmak için kullandığınız kaslar pelvik kaslarınızdır. Bu hareketi doğru kas grubunu kullandığınızı anlayana kadar tekrarlayın. Bu esnada karın, kalça ve uyluk kaslarınızı kasmayın.

Uygun kasları öğrenmek için bir diğer teknik de vajinaya bir parmak yerleştirmek ve daha sonra parmak etrafındaki kasları kasmaya çalışmaktır. Bu esnada idrar tutarmış gibi yapmak faydalı olur.

Yinde de doğru kas grubunu çalıştırdığından emin olamayan kişiler için elektrik stimulasyon tekniği uygulanabilir. Kaslara yerleştirilen elektrodlar yardımı ile hangi kas gruplarının kasıldığı anlaşılabilir.

Uygun egzersiz şekli
1. İlk önce mesaneyi boşaltarak egzersizlere başlayın
2. Pelvik kasları kasın ve 10′a kadar sayın
3. Kasları tamamen gevşetin ve 10′a kadar sayın
4. Günde 3 kez (sabah, öğlen ve akşam) bu şekilde 10′ar defa tekrarlayın

Bu egzersizler günün her anında ve her yerde yapılabilir. Oturarak ya da yatarak yapılabilir. 4-6 hafta sonunda gelişme fark edilecek düzeyde olacaktır. İleri vakalarda değişikliklerin ortya çıkması 3 ay kadar alabilir.

Egzersizlerin sıklığı ya da sayısının arttırılması zannedilenin aksine durumun iyileşmesini hızlandırmaz. Tam tersine kasların yorulmasına neden olarak idrar tutamama probleminin daha da artmasına neden olur.

Kegel egzersizleri esnasında bel ve karın bölgesinde ağrı olmaması gerekir. Bu bölgelerde ağrı varlığı egzersizlerin hatalı yapıldığı anlamına gelir. Yine bazı kişiler egzersiz esnasında nefeslerini tutarlar ve göğüs kaslarını da kasarlar. Oysa tekniğin kısa sürede etkili olabilmesi için sadece pelvik kasların kasılması oldukça önemlidir.

Kaybolan ikizler

Ultrasonun yaygın kullanıma girmesi ile hamilelikler 5-6 hafta gibi son derece erken sayılabilecek bir dönemde saptanabilmekte, hatta gebeliğin gidişatı ile ilgili fikir elde edilebilmektedir. Ultrasonun bu yaygın kullanımı çok ilgi çekici bir durumun varlığının farkına varılmasına aracı olmuştur. Hamileliklerin bir kısmı çok erken dönemde birden fazla fetus içerecek şekilde yani ikiz ya da üçüz olarak başlamakta ancak daha sonraki kontrollerde bu bebeklerden ya da daha doğru bir deyişle gebelik keselerinden biri hiçbir iz bırakmadan kaybolmaktadır. Bu durum “kaybolan ikiz” (vanishing twin) sendromu olarak adlandırılır.

Özellikle tüp bebek uygulamalarında üçüz ya da daha fazla sayıda bebek tutunduğunda dünyaya canlı ve sorunsuz bir bebek getirme şansını arttırmak için bebek sayısının gebeliğin ilk trimesteri içinde 2′ye indirilmesi multifetal redüksiyon olarak adlandırılır. Kaybolan ikiz sendromu ise büyük bir olasılıkla kendiliğinden olan redüksiyondur ve doğanın mükemmel canlı yaratma yolunda attığı bir adım olarak değerlendirilebilir. Gerçekten de tüp bebek uygulamalarında ikiz ya da üçüz başlayan gebeliklerin daha sonra tek olarak devam ettiğine çok sık tanık oluyoruz.

Görülme sıklığı nedir?
Kaybolan ikiz sendromu ilk kez 1945 yılında Stoeckel tarafından tanımlanmıştır. Gebeiklerin sanılandan çok daha fazlası ikiz olarak başlamakta ancak tek bir bebeğin dünyaya gelmesi ile sonlanmaktadır. Sekizinci haftadaki gebeliklerin %3.3-5.4′ü birden çok bebeğin bulunduğu çoğul gebeliklerdir. Bu gebeliklerin %21-30′u ise tek bir bebeğin doğumu ile sonlanmaktadır. Başka bir iddiaya göre ise her 8 gebelikten bir ikiz olarak başlamakta ancak tekiz olarak devam etmektedir.

Altta yatan neden nedir?
Kaybolan ikiz sendromunda altta yatan nedenin ve oluş mekanizmasının ne olduğu bilinmemektedir. Ancak yapılan incelemelerde canlı kalan bebek normal olarak bulunurken canlılığını kaybeden bebekte çoğu zaman kromozomal bir bozukluk saptanmakatdır.Bu durum düşükler ile benzer mekanizmaların etkili olduğunu düşündürmektedir. Artan anne yaşı ile birlikte kaybolan ikiz sendromunun görülme oranlarında da artış olduğu düşünülmektedir.

Belirtileri nelerdir?
İkiz eşinin kaybedildiği dönem bulguların ve etkilerin ortaya çıkmasında kritik rol oynar. İlk trimesterda yaşanan kayıplarda çoğu zaman düşük tehdidi olarak değerlendirilen hafif bir vajinal kanama ile yine fazla şiddetli olmayan ağrılar görülebilir. Ancak olguların çoğunda hiçbir belirti olmaz. Daha geç olan kayıplarda ise bebek doğuma kadar iyice atrofiye uğrayıp küçülerek kalabilir ve diğer canlı bebeğin doğumu sırasında fark edilebilir.

Tanı nasıl konur?
Tipik bir senaryo şu şekildedir: Adet gecikmesi olan bir kadın jinekoloğuna muayeneye gider ve yapılan ultrasonografide rahim içinde iki tane gebelik kesesi görülür. Anne adayına ikiz zbebek beklediği müjdesi verilir ve 3-4 hafta sonra yeniden rutin kontrole çağırılır. Bukez ultrasonografide sadece 1 tane gebelik kesesi ve bebek vardır. Başka bir senaryoda ise ikiz gebelik beklediğini öğrenen anne adayında bir süre sonra kanama ve ağrı başlar ve düşük tehdidi tanısı ile yapılan ultrasonografide gebelik keselerinden biri büyürken diğerinin küçülmeye başladığı saptanır.

Tedavisi var mıdır?
Kaybolan ikiz sendromunda ne anne adayında ne de geride kalan ikiz eşinde herhangi bir tıbbi tedavi gerekli olmaz. Ancak ikiz eşinin erken dönemde değil de 20. gebelik haftası civarında kaybedilmesi durumunda geride kalan bebekte serebral palsi riskinde artış olduğu ileri sürülmektedir.

Yapışık İkizler (Siyam İkizleri)

Çoğul gebelikler asırlardır insanları büyülemeye devem etmektedir. Oysa ikiz gebeliklerin bir de mutlu sonla noktalanmayan şekli vardır. Bu tür bebekler binlerce yıl insanları korkutmuş, Tanrı’ların gazabının bir şekli olarak nitelendirilmiş ve adeta afaroz edilmişlerdir. Bu bebekler doğanın belkide en acımasız oyununa maruz kalan yapışık ikizlerdir. Zamanla çok Tanrılı dinlerden tek Tanrılı dinlere geçildikçe bebekler Tanrının gazabı olmaktan çok hilkat garibesi olarak kabul edilmiş ve uygun yaşa kadar ulaşabilenler sirklerde para karşılığı insanlara seyrilik olarak dahi sunulmuştur. Günümüzde ise yapışık ikizlerin nasıl meydana geldiği anlaşılmakla beraber önlenmesi ve doğum sonrası tedavileri konusunda önemli şlerlemeler kaydedilememiştir.

Yapışık ikizler aslında monozigotik (eş) monoamniyotik, monokoriyonik ikizlerdir. Ancak döllenmiş yumurta organ gelişimi başladıktan sonra bölündüğünden tam bir ayrılma olamakta ve bebekler bölünmenin evresine göre değişik bölgellerden ve derecede birbirlerine yapışık olarak, hatta bazen bir organı iki bebek paylaşarak gelişmektedirler.

Yapışık ikizler eş ikiz olduklarından her zaman aynı cinstedirler. Kızlarda erkeklere göre 3 misli fazla rastlanır. Yapışık ikizlere 40.000 doğumda bir rastlanır. Ancak canlı doğumlara bakıldığında her 200.000 canlı doğumdan biri bu şekildedir. Etki eden faktörler arasında genetik ve çevresel faktörler suçlanmaktadır, ancak kanıtlanmış bir neden bulunamamıştır.

Bugüne kadar bildirilen yapışık üçüz ya da dördüz vakası yoktur.

Bilinen kayıtlı en eski yapışık ikiz vakalarından birisi Biddenden Maids olarak da tanınan Mary ve Eliza Chulkhurst kardeşlerdir. 1100 yılında İngiletere’de doğan bebekler tam 34 yıl bu şekilde yaşamışlardır.Kalça ve omuzlarından yapışık olan kızlar muhtamelen pygopagus türü yapışık ikizlerdi. Kardeşlerden birinin ölmesi üzerine doktorlar cerrahi olark gövdeleri ayırmak sureti ile diğer kardeşe yaşama şansı tanımayı umut ederken, o bunu kabul etmemiş, birlikte geldik birlikte gideriz diyerek birkaç saat sonra ölmüştür.

16. yüzyılda yaşayan Fransız Cerrah Ambroise Pare yapışık ikizlerin doğanın kurallarına aykırı olduğunu düşünüyordu ve bu anormal durumu açıklamak için değişik teoriler ortaya atmıştı. O’na göre yapışık ikilzer Tanrı’nın kızgınlığını, Şeytanın ele geçirmesini, Tanrı’nın güç gösterme isteğini yansıtıyordu. Yine Pare’e göre kadının gebe iken çok sıkı kıyafetler giymesi, rahminin küçük olması veya uygun olmayan şekilde oturması bu acayip duruma yol açıyordu.

Siyam İkizleri
Chang ve Eng, Siyam’da 1811 yılında doğduklarında göğüslerinin alt kısmından bant şeklinde bir et parçası ile birbirlerine bağlıydılar ve karaciğerleri birleşikti.17 yaşına gelene kadar annelerinin yanında basit bir yaşam sürdüler.1829 yılında Kaptan Coffin’in Amerika seyahati teklifini kabul ettiler ve Siyam Kralından alınan özel izin ile Amerikaya gittiler. Siyamlı çifte oğlanlar olarak lanse edilen Chang ve Eng, kaptanın menejerliğinde gösterilere katıldılar. Bir ara İngiltere’ye giden ikizler burada soylulara teşhir edildiler ve Kaliyet ailesinden pekçok üye ile tanıştırıldılar. Tüm seyahatleri boyunca her gittikleri yerde durumun anlaşılması ve cerrahi olarak ayırılmaları olasılığı açısından tıbbi deneylere maruz tutuldular. Turneler esnasında, onlara bakan gebelerin benzer bebekler doğuracakları gerekçesi ile Fransa’ya kabul edilmeyince Amerika’ya geri döndüler.
28 yaşına geldiklerinde Kuzey Karolina’da bir çiftlik aldılar ve tarım ile uğraşmaya başladılar.1840 yılında A.B.D. vatandaşlığına geçtiler. 1843 yılında Adelaide Yates ve Sarah Anne isimli iki kız kardeş ile evlendiler. Daha sonraki 31 yıl boyunca tam 21 çocukları oldu. 1850′lerde yeniden gösteri dünyasına dönen ikizlerin sağlığı kötüleşmeye başlayınca 1870 yılında yeniden A.B.D.’ye döndüler.

17 Ocak 1874′de Eng gece yarısı garip bir his ile uyandı ve kardeşi Chang’ın öldüğünü fark etti. Birkaç saat sonra kendisi de öldü. Birkaç hafta sonra gövdeleri Philadelphia’ya getirildi ve otopsi uygulandı. Sonuçta Chang’ın beyin damarlarına giden bir pıhtı nedeni ile öldüğü anlaşıldı. O zamanlar Eng’in neden Chang’ın ölümünden hemen sonra öldüğü anlaşılamadı. Bazı hekimler korkudan hayatını kaybettiğini ileri sürdüler. Oysa bugün Eng’in kanama nedni ile öldüğünü biliyoruz. Eng’in kanı Chang’ın ölü bedeninde göllenerek Eng’in de ölümüne neden olmuştu.

Cahng ve Eng, toplumun yapışık ikizlere ve fiziksel açıdan farklı olan bireylere bakışlarının değişmesini sağladı. İkizler, değişik olan bireylerin de normal hayatlarının, işlerinin ve sağlıklı ailelerinin olabileceğini kanıtladılar. Chang ve Eng terminolojiye “Siyam İkizleri” tabirini kazandırdılar.

Sınıflandırma
Yapışık ikizler yapışıklığın olduğu bölgeye göre adlandırılırlar. Yunanca sabitlenmiş anlamına gelen pagos kelimesinden gelen terminoloji kullanılır.

1.Kalp ya da göbeği kapsamayanlar
Craniopagus: Birleşme kafa bölgesindedir. Yapışık ikizlerin %2’sini oluşturur
Pygopagus: Enseden olan birleşme (%19 oranında görülür)

2. Orta hat birleşmeleri (her zaman göbeği kapsar)
Thoracopagus: Göğüsün üst yarısından olan yapışma. En sık görülen şekildir ve hemen her zaman bir kalbi iki bebek paylaşır.
Cephalopagus: Son derece nadir görülür. Gövdenin üst yarısı yapışıktır.
Parapagus: Gövdenin alt yarısının yanlarının yapışık olması.
Ischopagus: Gövdenin alt yarısının ön kısımlarının yapışık olması
Omphalopagus: Gövdenin orta kısımlarının önden yapışık olması

3. Nadir görülen şekiller
Parazitik İkizler: İkizlerin gelişimi asimetriktir. Biri büyükken diğeri çok küçüktür ve tamamen büyük olana bağımlıdır.
Fetus in fetu: Tam gelişmemiş bir ikiz tekinin gelişmiş olan diğerinin gövdesi içinde biryerlerde yer almasıdır.

eXTReMe Tracker